Siyah elbiseli, siyah kapüşonlu büyük bir varlık vardı karşımda.
Onu gördüğüm anda bedenimin bütün gücü çekilmiş gibiydi. Önünde adeta felç oluyordunuz. Hareket etmek istiyor ama kıpırdayamıyordunuz. Ne bağırabiliyor ne de kaçabiliyordunuz. Sanki görünmeyen bir güç, bedeninizi bulunduğunuz yere sabitlemişti.
Dev gibiydi.
Öyle büyüktü ki başını kaldırıp yüzüne bakmaya çalıştığımda boynumun ağrıdığını hissediyordum. Üzerindeki siyah elbise, karanlığın kendisinden dokunmuş gibiydi. Siyah kapüşonu yüzünün büyük bölümünü gizliyordu. Yüzünü tam olarak seçemiyordum; yalnızca orada, benden çok daha eski ve çok daha güçlü bir şeyin durduğunu hissediyordum.
Beni bir süre karanlık bir odada bekletmişti.
O odanın nasıl bir yer olduğunu anlatmak kolay değil. Duvarları var mıydı, yoksa karanlığın kendisi mi duvardı bilmiyorum. Zaman da orada bildiğim anlamını kaybetmişti. Birkaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi bilmiyordum. Sadece bekliyordum.
Sonra bir anda onu hissettim.
Sanki görünmez bir mıknatıs beni bulunduğum yerden çekmeye başladı. Direnmek istedim. Geriye doğru tutunmaya çalıştım. Fakat gücüm yetmedi. Bedenim istemsizce onun bulunduğu yere doğru sürüklendi.
Ve kendimi onun elinde buldum.
Eli bile başlı başına dev gibiydi. Beni tutuşunda bir insanın küçücük bir nesneyi avucunda taşıması gibi bir kolaylık vardı. Kaçacak yer yoktu.
O anda korkudan çok başka bir duygu hissettim.
Teslimiyet.
Sanki orada benim irademin bir anlamı yoktu.
Başını bana doğru eğdi. Kapüşonunun altında yüzünü hâlâ tam olarak göremiyordum. Sonra bana dört kelime söyledi:
“Lam. Mim. Cim. Sad.”
Bu kelimeleri duyduğum anda bulunduğum yerin havası değişti.
Sanki söylenen yalnızca dört kelime değildi.
Her kelime, karanlığın içinde ayrı bir kapı açıyordu.
Lam.
Bir sessizlik çöktü.
Mim.
Etrafımdaki karanlık derinleşti.
Cim.
İçimde tarif edemediğim bir titreşim başladı.
Sad.
Ve her şey bir anlığına sustu.
O dört kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama anlamını bilmem gerekmiyormuş gibi hissediyordum. Çünkü bazı kelimeler vardır; insan onları aklıyla anlamaz, yalnızca içinde hisseder.
Tam o sırada onu gördüm.
Bir kız vardı.
Biraz ileride, karanlığın içinde sessizce duruyordu. Yüzünde garip bir huzur vardı. Etrafımdaki bütün korkuya rağmen onun bakışlarında korku yoktu.
Bana bakıyordu.
Sonra gülümsedi.
İçimden onun Meryem Ana olduğunu düşündüm.
Bunun gerçekten böyle olup olmadığını bilmiyorum. Belki gördüğüm kişi yalnızca zihnimin oluşturduğu bir görüntüydü. Belki de karanlığın içinde bana gösterilen başka bir semboldü. Ama o anda hissettiğim şey çok açıktı:
Yalnız değildim.
Kızın gülümsemesi, o dev varlığın karşısında hissettiğim korkunun içinden küçük bir ışık gibi geçti.
Büyük varlık hâlâ beni elinde tutuyordu.
Ben ise onun söylediği dört kelimeyi düşünüyordum.
Lam. Mim. Cim. Sad.
Belki bir şifreydi.
Belki bir kapının anahtarı.
Belki de yalnızca benim bilmem gereken bir mesajdı.
O an anladım ki bazı karşılaşmalar insana cevap vermek için değil, soru bırakmak için yaşanır.
Ve ben o karanlık yerden ayrıldığımda, geride yalnızca dev bir varlığı değil, anlamını hâlâ çözemediğim dört kelimeyi de bırakmıştım:
Lam Mim Cim Sad.
Ama içimde bir his vardı.
Bu dört kelimeyi ilk kez orada duymamıştım.
Sanki onlar, ben daha doğmadan önce bir yerlerde yazılmış ve zamanı geldiğinde bana hatırlatılmak üzere bekletilmişti.
Belki de o dev varlık beni çağırmamıştı.
Belki ben zaten onun çağrısına doğru yürüyordum.
Ve uyandım.
-Volkan BÜYÜKKASİM
