Ruhun Tepeye Yolculuğu

Ruh tepeye çıkarken bedenden zor ayrılır ama ayrılır.

İnsan, bedenini geride bırakmanın nasıl bir his olduğunu ancak o anda anlayabilir. Ne kadar tutunmak istese de parmaklarının arasından kayan bir kum gibi bedeninden uzaklaşır. Önce sesler azalır. Sonra görüntüler bulanıklaşır. En sonunda insan, kendisini kendi bedeninin dışında izleyen sessiz bir yolcuya dönüşür.

Tepe nasıl bir yer diye sorarsanız…

Turuncu ışığın hâkim olduğu bir yer.

Ne tam aydınlık ne de karanlık. Sanki güneş hiç doğmadan gökyüzü yanmaya başlamış gibi. Her tarafı turuncuya boyayan garip bir ışık var. Işığın kaynağını göremiyorsunuz ama her şeyi görmenizi sağlayacak kadar güçlü.

Adeta ateşten duvarlar örmüşler.

Duvarların ardında ne olduğunu bilmiyorsunuz. Yaklaşınca sıcaklığı hissediyorsunuz fakat yanmıyorsunuz. Ateş var, fakat bildiğimiz ateş değil. Sanki ateş burada yakmak için değil, sınır çizmek için var.

Tepeye doğru ilerledikçe bedenlerden kopan ruhların sayısı artıyor.

Kimi sessiz.

Kimi şaşkın.

Kimi hâlâ dünyada bıraktığı birinin adını taşıyor.

Kimi ise arkasına bile bakmıyor.

Çünkü bazı ruhlar geride bıraktıklarının acısını taşımaya devam ederken, bazıları artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini anlayıp yoluna devam ediyor.

Ve sonra bedenler görünüyor.

Dik kapsüllerin içinde.

Sessizce.

Hareketsiz.

Sanki birileri onları yeniden düzenlemek için sıralamış. Her beden kendi kapsülünde, birbirinden ayrılmış ama aynı bekleyişin içinde. Kiminin yüzünde huzur, kiminin yüzünde yarım kalmış bir cümle var.

Hiçbirinin konuşmasına izin verilmiyor.

Çünkü burada kelimeler gereksiz.

Burada insanın dünyada söyledikleri değil, söyleyemedikleri yankılanıyor.

Kapsüllerin arasında ilerlerken insan kendi bedenini de arıyor.

Ama bulmak kolay değil.

Çünkü burada herkes birbirine benziyor.

İsimler yok.

Makamlar yok.

Servet yok.

Unvan yok.

Dünyada insanı diğerlerinden ayıran ne varsa geride kalmış.

Burada yalnızca ruh var.

Ve ruh, ilk defa kendisiyle baş başa.

Tepeye yaklaştıkça turuncu ışık daha da güçleniyor. Ateşten duvarların arasındaki geçit daralıyor. Ruhun önünde tek bir yol kalıyor.

Geri dönmek mümkün değil.

Belki de insanın en büyük korkusu budur:

Geri dönememek.

Çünkü dünya, insanın alıştığı tek yerdir. Orada sevdikleri vardır, pişmanlıkları vardır, yarım bıraktığı işler vardır. Bir özür borcu vardır belki. Söylenmemiş bir “seni seviyorum” vardır. Bir telefon vardır açılmamış. Bir kapı vardır çalınmamış.

Fakat tepeye çıkan ruh için bunların artık hiçbir anlamı yoktur.

Çünkü zaman orada başka türlü işler.

Bir dakika, bir ömür kadar uzun olabilir.

Bir ömür ise tek bir nefes kadar kısa.

Ruh, bedeninden tamamen ayrıldığında arkasına son kez bakar.

Beden hâlâ kapsülün içindedir.

Düzenlenmeyi bekler.

Sanki birazdan birileri gelecek ve bütün hayatı yeniden sıralayacak.

İşte o anda ruh şunu anlar:

İnsan aslında ölümü değil, geride bıraktıklarını kaybetmekten korkuyormuş.

Tepeye çıkan herkes bunu öğreniyor.

Turuncu ışığın altında, ateşten duvarların arasında ve sessiz kapsüllerin karşısında…

İnsan kendisine şu soruyu soruyor:

“Ben dünyadayken gerçekten yaşadım mı?”

Cevap ise hiçbir yerden gelmiyor.

Çünkü bazı soruların cevabı ölümden sonra verilmez.

Bazı soruların cevabını insan, daha dünyadayken vermek zorundadır.

-Volkan BÜYÜKKASİM

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir