Rüyamdaki Kız

Nerede olduğumu hatırlamıyorum.

Bir şehir miydi, bir kasaba mıydı, yoksa yalnızca rüyaların kurabildiği isimsiz yerlerden biri mi... Bilmiyorum. Sokaklar vardı ama hangi şehre ait olduklarını çıkaramıyordum. Gökyüzü açıktı. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Her şey olması gerektiği kadar gerçek görünüyordu.

Sonra onu gördüm.

Yeşil gözlü, türbanlı bir kızdı.

İlk bakışta dikkatimi çeken ne güzelliği olmuştu ne de gülüşü. Gözleriydi. İnsan bazen bir çift gözün içine bakınca zamanın yavaşladığını hisseder. Ben de öyle hissetmiştim. Sanki etrafımızdaki sesler uzaklaşmış, dünya birkaç saniyeliğine durmuştu.

Yanına nasıl gittiğimi hatırlamıyorum.

Ama konuşuyorduk.

İlginç olan, konuşmanın konusu değildi. Ne hakkında konuştuğumuzu şimdi hatırlamıyorum bile. Fakat bana verdiği huzuru hatırlıyorum. Sanki yıllardır tanıdığım biriydi. Sanki hayatımın bir yerinde onu kaybetmiş, sonra yeniden bulmuştum.

Gülüyordu.

Ben konuştukça gülümsüyor, bazen gözlerini kaçırıyor, sonra tekrar bana bakıyordu.

İçimde tarif edemediğim bir duygu büyümeye başladı.

Bu duygu ne aniden gelen bir heyecandı ne de geçici bir hoşlanma.

Daha farklıydı.

Onu kaybetmek istemiyordum.

Rüyanın ilerleyen anlarında sürekli onu görmek istiyordum. Kalabalığın içinde gözlerim onu arıyordu. Birkaç saniye bile göremediğimde içimde anlamsız bir boşluk oluşuyordu.

Sonra bir olay yaşandı.

Detaylarını net hatırlamıyorum.

Birisi vardı.

Onun hakkında kötü konuşan ya da ona zarar vermeye çalışan biri...

Sadece öfkelendiğimi hatırlıyorum.

Normalde yapmayacağım bir şeyi yapıyordum. Onun için kavga ediyordum. Yumruklarımı neden attığımı düşünmeden hareket ediyordum.

Çünkü o an önemli olan tek şey onu korumaktı.

Garipti.

Bir insanı birkaç saat içinde bu kadar önemseyebilir miydim?

Üstelik yalnızca bir rüyada...

Kavga bittikten sonra onu tekrar gördüm.

Yüzünde korkuyla karışık bir şaşkınlık vardı.

Ama gözleri hâlâ aynıydı.

O derin yeşil gözler...

Sanki içine baktıkça başka bir dünyanın kapıları açılıyordu.

Bir şey söylemek istiyordum ona.

Belki adını sormak...

Belki onu bir daha nerede bulabileceğimi öğrenmek...

Belki de sadece biraz daha yanında kalmak...

Fakat rüyalar acımasızdır.

Tam en güzel yerinde dağılmaya başlarlar.

Etraf bulanıklaştı.

Sesler uzaklaştı.

Görüntüler silinmeye başladı.

Onun yüzünü son kez görmeye çalışıyordum.

Biraz daha...

Birkaç saniye daha...

Ama olmadı.

Gözlerimi açtım.

Sabah olmuştu.

Odamdaydım.

Her şey yerli yerindeydi.

Ama içimde eksik olan bir şey vardı.

Dakikalarca tavana baktım.

Rüyanın ayrıntılarını unutmamak için zihnimde tekrar tekrar canlandırmaya çalıştım.

Yeşil gözlerini...

Gülüşünü...

Konuşurken hissettirdiği huzuru...

Hepsini kaybetmek istemiyordum.

Çünkü garip bir şekilde onu özlüyordum.

Oysa gerçekte hiç tanışmamıştık.

Belki dünyada gerçekten öyle biri vardır.

Belki şu an başka bir şehirde yaşıyordur.

Belki bir gün bir kalabalığın içinde göz göze geliriz ve ben onu hemen tanırım.

Belki de hiç var olmadı.

Belki yalnızca zihnimin, özlediğim bir duygudan yarattığı kusursuz bir hayaldi.

Ama aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, o rüyadan aklımda kalan tek şey şu oldu:

Bazı insanlar hayatımıza gerçekten gelmeden de iz bırakabiliyor.

Ve bazen insan, yalnızca bir geceliğine gördüğü birini, yıllardır tanıdığı birinden daha çok merak edebiliyor.

Belki onu bir daha hiç göremeyeceğim.

Ama o yeşil gözlü kız, bir rüyanın içinde kalmış olsa bile, hafızamın en sessiz köşesinde yaşamaya devam edecek. Çünkü bazı hikâyeler gerçekte yaşanmaz; sadece insanın içinde, yarım kalmış bir özlem olarak varlığını sürdürür.

-Volkan BÜYÜKKASİM

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir