Bir çağ düşün; herkes konuşuyor ama kimse duymuyor.
Cümleler hızlı, tepkiler sert, kanaatler kesin. Fakat anlam eksik. Gürültü var, ama ses yok.
Bugün siyaset de böyle, gündelik hayat da. Herkes bir şey söylüyor; ama kimse “neden” diye sormuyor. Çünkü “neden” sormak zaman ister, sabır ister, bazen de cesaret. Oysa biz hız çağındayız. Hızlı yargılar, hızlı öfkeler, hızlı unutuşlar.
Bir mesele gündeme düşüyor. Sosyal medya alev alıyor. Herkes tarafını seçiyor. Sonra… bir sonraki mesele. Önceki olan neydi, kim haklıydı, ne değişti? Kimse hatırlamıyor. Gürültü işi görüyor; düşünmeye gerek kalmıyor.
Asıl sorun burada başlıyor.
Çünkü gürültü, sorumluluğu boğar.
Sorumluluk ise sessizlik ister; düşünmeyi, tartmayı, yük almayı…
Bugün en zor şey “yanlış yaptık” demek. En pahalı cümle bu. Herkes sonucu konuşuyor ama sebebi üstlenmiyor. Kimse hatanın sahibi olmak istemiyor; çünkü hatayı kabul etmek güç ister. Güç ise artık bağırmakla karıştırılıyor.
Oysa gerçek güç, bazen susabilmektir.
Bazen kalabalığın tersine yürüyebilmektir.
Bazen de alkış almadan doğruyu savunabilmektir.
Toplumlar böyle zamanlarda ikiye ayrılır:
Gürültüyü büyütenler ve sessizce not alanlar.
Tarih, genelde sessiz not alanları hatırlar.
Bugün yüksek sesle konuşanlar çok. Ama yarın, “kim neyi savundu?” diye sorulduğunda, cevap verenler az olacak. Çünkü çoğu ses, yankıdan ibaret. Başkasının sözünün tekrarı, başkasının öfkesinin kopyası.
Gerçek düşünce ise yalnızdır.
Ve yalnızlık her zaman risklidir.
Belki de bu yüzden en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni sloganlar değil; yeni bir durma hali. Bir adım geri çekilip bakabilmek. Gürültüyü kapatıp şu soruyu sorabilmek:
“Biz neyi kaybettik de bu kadar bağırıyoruz?”
Cevap hoşumuza gitmeyebilir.
Ama en azından cevap olur.
Ve bazen, ilerlemek için gereken tek şey budur.
