Gündemi Anlamak Üzerine Notlar
Volkan Büyükkasım
Editör Notu:
Bu yazı, Manşet Değil, Gerçek adlı kitapta ele alınan fikirlerin
yeniden yorumlanmış ve özetlenmiş bir değerlendirmesidir.
Konunun tam çerçevesi kitapta yer almaktadır.
Gündem hiç bu kadar hızlı değişmemişti.
Bir gün konuşulan, ertesi gün unutuluyor.
Haber var, bilgi var… ama anlam eksik.
Manşet Değil, Gerçek, tam da bu boşlukta duruyor.
Bu kitap; bağıran başlıklardan, keskin sloganlardan ve hazır yargılardan uzak durarak, siyaseti ve gündemi sakin ama derin bir yerden okumayı öneriyor.
Liderler neden böyle konuşuyor?
Krizler neden bitmiyor?
Medya neyi öne çıkarıyor, neyi geri planda bırakıyor?
Büyük güçler hangi hesapların peşinde?
Bu soruların cevapları manşetlerde yok.
Ama satır aralarında var.
Volkan Büyükkasım, bu kitapta okuru bir tarafa çağırmıyor.
İkna etmeye çalışmıyor.
Sadece düşünmeye alan açıyor.
Çünkü bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, daha fazla yorum değil;
daha sağlıklı bir bakış.
Eğer gündemi takip ediyor ama olup biteni gerçekten anlamak istiyorsan,
bu kitap senin için.
BÖLÜM 1
Gündem Nasıl Üretilir?
Gündem, kendiliğinden oluşmaz.
Olan biten her şey gündem olmaz; gündem olan şey, özellikle seçilir.
Dünyada her gün yüzlerce olay yaşanır. Ancak biz sadece birkaçını konuşuruz. Çünkü gündem dediğimiz şey, yaşananların tamamı değil, öne çıkarılanların toplamıdır.
Burada basit ama önemli bir ayrım var:
Her önemli olay gündem olmaz, her gündem olan da gerçekten önemli değildir.
Gündemi kim belirler?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ama bazı güçlü aktörler vardır:
Siyasetçiler, medya, büyük sermaye grupları, uluslararası güç merkezleri ve artık sosyal medya algoritmaları.
Eskiden gündem daha yavaştı. Gazete baskıya girer, akşam haberleri yapılırdı. Bugün ise gündem, dakikalar içinde üretilip tüketiliyor. Hız arttıkça derinlik azalıyor.
Bir konu ne kadar hızlı yayılıyorsa, o kadar yüzeysel tartışılıyor.
Gündem çoğu zaman ne konuşacağımızı değil, neyi konuşmayacağımızı da belirler.
Büyük bir ekonomik sorun varken, bir magazin tartışması öne çıkarılır.
Zor bir dış politika başlığı varken, sembolik bir kriz gündemi meşgul eder.
Bu bir tesadüf değildir.
Bu, gündem yönetimidir.
İnsan zihni aynı anda sınırlı sayıda konuya odaklanabilir.
Bir konuya bakarken, başka bir konuyu görmez.
İşte bu yüzden gündem, bir güç aracıdır.
Ne kadar görünürsen, o kadar varsındır.
Ne kadar görünmezsen, o kadar yok sayılırsın.
Medya burada kilit rol oynar.
Ama medya tek başına karar vermez. O da bir sistemin parçasıdır.
Haber, sadece “olan” değildir.
Haber, nasıl anlatıldığıdır.
Aynı olay; korku diliyle, umut diliyle ya da öfke diliyle verilebilir.
Kelimeler değişir, algı değişir.
Gerçek yerinde durur, ama okurun zihninde başka bir şekle bürünür.
Son yıllarda bu sürece sosyal medya eklendi.
Artık gündemi sadece haber merkezleri değil, trend listeleri de belirliyor.
Bir konu “trend” oluyorsa, önemli kabul ediliyor.
Oysa trend olan şey, çoğu zaman en çok tıklanandır, en çok düşündürten değil.
Bu da bizi tuhaf bir noktaya getiriyor:
Gündem büyüdükçe, anlayış küçülüyor.
Bu yüzden bugün siyaseti anlamak, sadece siyasetçileri izlemekle mümkün değil.
Algıyı, dili, seçilen kelimeleri de izlemek gerekiyor.
Bir konu neden tam da şimdi gündeme geldi?
Neden bu başlık atıldı?
Neden bu kelime tercih edildi?
Bu sorular sorulmadıkça, gündem bizi yönetir.
Sorular sorulduğunda ise, biz gündemi okumaya başlarız.
Bu bölümün tek bir iddiası var:
Gündem masum değildir.
Ama bu, her şeyin planlı olduğu anlamına da gelmez.
Kaos da vardır, hata da vardır, panik de.
Mesele, bunların nasıl sunulduğunu fark edebilmektir.
Bir sonraki bölümde şuna bakacağız:
Gündemi yönetenlerin en güçlü aracı olan liderler…
Bazıları bağırır, bazıları susar.
Ama hepsi bir rol oynar.
Ve çoğu zaman, oynanan rol, söylenen sözden daha önemlidir.
BÖLÜM 2
Liderler ve Güç
Siyaset çoğu zaman liderler üzerinden okunur.
İsimler öne çıkar, yüzler tanınır, sözler tekrar edilir. Oysa liderler, çoğu zaman tek başına bir neden değil, bir sonuçtur.
Toplumların ruh hâli, korkuları, beklentileri ve öfkesi; sonunda bir liderde vücut bulur.
Bu yüzden bazı liderler bağırır, bazıları susar.
Bazıları sert görünür, bazıları yumuşak. Ama hepsi, kendilerinden beklenen bir rolü oynar.
Güç, her zaman yüksek sesle konuşmaz.
Bazen sessizliktir, bazen tek bir cümle.
Bir liderin söylediğinden çok, ne zaman söylediği önemlidir.
Suskunluk bile bir mesajdır.
Bu yüzden diplomasi, sadece kelimelerle değil, zamanlamayla yapılır.
Son yıllarda lider profilleri değişti.
Daha keskin, daha doğrudan, daha sabırsız bir siyaset dili öne çıktı.
Bunun nedeni sadece liderlerin kişiliği değil.
Dünyanın kendisi daha gergin.
Ekonomi kırılgan, güvenlik kaygıları artmış, belirsizlik yayılmış durumda. Böyle bir ortamda seçmen, sakin yöneticiden çok kararlı görünen lider ister.
Kararlılık çoğu zaman sertlikle karıştırılır.
Ve sertlik, alkış alır.
Popülizm burada devreye girer.
Popülizm, halkı dinlemek değil; halkın duymak istediğini söylemektir.
Sorunları çözmekten çok, sorunları basitleştirir.
“Biz ve onlar” ayrımı yaratır.
Karmaşık meseleleri tek bir düşmana bağlar.
Bu, kısa vadede etkilidir.
Uzun vadede ise yıpratıcıdır.
Bazı liderler sürekli kriz üretir.
Çünkü kriz, dikkati toplar.
Kriz varsa lider görünür olur.
Kriz varsa tartışma derinleşmez, saflaşma artar.
Bu yüzden kriz, bazen çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilen bir araçtır.
Trump örneği bu açıdan öğreticidir.
Bir cümleyle gündemi değiştirebilir.
Bir çıkışla piyasaları sarsabilir.
Bu, plansızlık değil; çoğu zaman hesaplı bir düzensizliktir.
Alışılmış dilin dışına çıkmak, sistemi rahatsız eder.
Rahatsızlık ise dikkat üretir.
Ve dikkat, modern siyasetin en değerli sermayesidir.
Ama burada önemli bir yanılgı var:
Liderlerin her şeyi kontrol ettiği sanılır.
Oysa liderler de sınırlarla çevrilidir.
Devlet aygıtı, kurumlar, ekonomi, uluslararası dengeler…
Güç sınırsız değildir.
Ama güçlü gibi gösterilebilir.
Bu gösteri, siyasetin önemli bir parçasıdır.
Bu yüzden liderleri anlamak için karakter analizinden fazlası gerekir.
Hangi koşullarda ortaya çıktılar?
Hangi boşluğu doldurdular?
Bir lideri alkışlatan şey, çoğu zaman onun söyledikleri değil, başkalarının söyleyemediğidir.
Bu bölümün özü şudur:
Liderler dünyayı tek başına değiştirmez.
Ama dünyanın değiştiğini ilk fark edenler, genellikle onlardır.
Ve o değişime nasıl cevap verdikleri, hepimizi etkiler.
Bir sonraki bölümde şuna bakacağız:
Liderlerin sesini büyüten, bazılarını susturan o güçlü mekanizmaya…
Medya, algı ve dil.
BÖLÜM 3
Medya, Algı ve Dil
Gerçek, çoğu zaman bağırmaz.
Sessizdir.
Ama algı gürültülüdür.
İnsanlar olayları yaşandığı gibi değil, anlatıldığı gibi hatırlar. Bu yüzden medya, sadece bilgi aktaran bir araç değil; anlam inşa eden bir güçtür.
Bir olayın kendisiyle, o olayın nasıl sunulduğu arasında her zaman mesafe vardır. İşte bu mesafe, algının doğduğu yerdir.
Medya tarafsız olma iddiasıyla konuşur.
Ama dil, hiçbir zaman tamamen tarafsız değildir.
Seçilen kelime, kullanılan başlık, verilen fotoğraf…
Hepsi bir tercihtir.
“Çatışma” mı denilecek, “saldırı” mı?
“Önlem” mi, “yasak” mı?
Kelimeler değiştiğinde, olayın anlamı da değişir.
Medya çoğu zaman gerçeği saklamaz.
Ama onu çerçeveler.
Ne kadar yer verdiği, hangi sıraya koyduğu, kimin konuştuğu…
Bunların hepsi, okura ne düşünmesi gerektiğini fısıldar.
Bu yüzden aynı olay, farklı ülkelerde tamamen farklı duygular uyandırabilir.
Televizyon, gazeteler ve artık sosyal medya…
Eskiden gündem, merkezden çevreye yayılırdı.
Bugün çevreden merkeze akıyor gibi görünüyor.
Ama bu bir yanılsama.
Sosyal medya özgürlük hissi verir, fakat algoritmalar görünmez bir editördür.
Ne göreceğimizi, ne kadar süre bakacağımızı, neyi tekrar tekrar izleyeceğimizi belirler.
Öfke, korku ve şaşkınlık en çok yayılan duygulardır.
Çünkü etkileşim üretirler.
Bu durum, dili sertleştirir.
Daha kısa cümleler, daha keskin ifadeler, daha iddialı başlıklar…
Gri alanlar kaybolur.
Oysa siyaset, gri alanların sanatıdır.
Ama gri, tıklanmaz.
Medya ile siyaset arasındaki ilişki karşılıklıdır.
Siyaset medyayı kullanır, medya siyasetten beslenir.
Bazen birbirlerini eleştirirler.
Ama çoğu zaman birbirlerine ihtiyaç duyarlar.
Bu nedenle bazı sesler sürekli duyulur, bazıları ise hiç duyulmaz.
Sessizlik de bir tercihtir.
Bu noktada okura düşen rol büyüktür.
Her haberi doğru ya da yanlış diye ayırmak yetmez.
Sorulması gereken başka sorular vardır:
Bu haber neden şimdi çıktı?
Neden bu başlık atıldı?
Neden bu cümle alıntılandı?
Bu sorular sorulmadığında, dil bizi taşır.
Sorulduğunda ise, biz dili taşımaya başlarız.
Bu bölümün özü şudur:
Medya gerçeği yaratmaz.
Ama gerçeğin hangi yüzünü göreceğimizi belirler.
Ve bu yüz, çoğu zaman tam yüz değildir.
Bir sonraki bölümde, bu dilin ötesine geçip daha büyük bir resme bakacağız:
Büyük güçler ve büyük hesaplar.
BÖLÜM 4
Büyük Güçler, Büyük Hesaplar
Dünya, tek bir merkezden yönetilmiyor.
Ama birkaç güçlü merkez tarafından şekillendiriliyor.
ABD, Çin ve Rusya…
Bugünkü küresel dengeleri anlamak için bu üç aktörü görmeden ilerlemek mümkün değil. Ancak mesele sadece ülkeler değil; onların çıkar alanları.
Soğuk Savaş bitti denildi.
Ama rekabet hiç bitmedi.
Sadece şekil değiştirdi.
Tankların yerini ticaret savaşları, ideolojilerin yerini teknolojik üstünlük aldı. Haritalar hâlâ önemli, ama artık kablolar, çipler ve enerji hatları da en az sınırlar kadar belirleyici.
ABD uzun yıllar oyunu kuran taraftı.
Kuralları koydu, ittifakları şekillendirdi, güvenlik şemsiyesi sundu.
Bugün ise bu rol sorgulanıyor.
ABD hâlâ güçlü.
Ama artık tek başına değil.
Çin sessiz ilerledi.
Bağırmadan, tehdit etmeden.
Ekonomi üzerinden nüfuz kurdu, altyapı yatırımlarıyla kalıcı bağlar oluşturdu. Kuşak ve Yol Projesi bu yaklaşımın en net örneği.
Çin, dünyaya “ben buradayım” demedi.
Zaten herkes fark etti.
Rusya ise farklı bir yol izledi.
Askerî güç, enerji ve krizler üzerinden kendini hatırlattı.
Zayıf olduğu alanları sakladı, güçlü olduğu alanları büyüttü. Sert görünmeyi tercih etti, çünkü yumuşaklığın ciddiye alınmadığını biliyordu.
Bu, riskli ama etkili bir stratejiydi.
Bu üç gücün kesiştiği yerler tesadüf değildir:
Ukrayna, Orta Doğu, Güney Çin Denizi, Arktik bölgesi…
Bu alanlar ya enerji taşır, ya ticaret yolu oluşturur ya da askerî üstünlük sağlar.
Güç, bugün sınırdan çok erişimle ilgilidir.
Grönland meselesi bu yüzden önemlidir.
Buzlar eridikçe yeni rotalar açılıyor.
Yeni rotalar, yeni rekabetler doğuruyor.
Grönland bir ada değil, bir anahtar.
Bunu görenler erken hamle yapar.
Geç kalanlar izler.
Bu rekabetin ortak bir sonucu var:
Belirsizlik.
Dünya artık kesin ittifaklar döneminde değil.
Esnek, geçici ve çıkar odaklı ilişkiler dönemi yaşanıyor.
Dostluklar kısa, çıkarlar kalıcı.
Bu bölümün özü şudur:
Büyük güçler, dünyayı kurtarmak için değil, kendi konumlarını korumak için hareket eder.
Ve bu hareketler, küçük ya da orta ölçekli ülkeleri doğrudan etkiler.
Bir sonraki bölümde tam da bu noktaya odaklanacağız:
Krizler neden bitmiyor?
BÖLÜM 5
Krizler Neden Bitmiyor?
Dünya uzun süredir bir krizden diğerine sürükleniyor.
Ekonomik kriz, güvenlik krizi, iklim krizi, siyasal kriz…
Bir kriz bitmeden diğeri başlıyor.
Bu artık bir istisna değil, sürekli hâl.
Peki gerçekten bu kadar çok kriz mi var, yoksa kriz mi yönetiliyor?
Kriz, siyasette güçlü bir araçtır.
Çünkü kriz, insanları düşünmekten çok tepki vermeye zorlar.
Panik ortamında detay kaybolur, itiraz zayıflar.
“Şimdi sırası değil” cümlesi sık duyulur.
Kriz, zamanı hızlandırır.
Kararlar çabuk alınır, sorgulama geri plana itilir.
Ekonomik krizler bunun en net örneğidir.
Kemer sıkma, fedakârlık, sabır…
Bu kelimeler, kriz dönemlerinde normalleşir.
Oysa kriz, herkes için aynı anlama gelmez.
Bazıları kaybeder, bazıları güçlenir.
Krizler, sadece yıkım değil; yeniden dağıtım dönemleridir.
Güvenlik krizleri ise korku üretir.
Korku, itaat üretir.
İnsanlar güvenlik için özgürlükten vazgeçmeye daha yatkın hâle gelir.
Bu denge hassastır.
Bir kez bozulduğunda, geri dönüş zor olur.
Bazı krizler gerçekten kaçınılmazdır.
Doğal afetler, salgınlar, ani savaşlar…
Ama bazı krizler uzatılır, hatta beslenir.
Çünkü kriz sürdükçe, yönetim kolaylaşır.
Medya bu süreçte krizi büyütebilir ya da sıradanlaştırabilir.
Sürekli tekrar edilen görüntüler, aynı başlıklar…
Bir süre sonra kriz, hayatın doğal parçası gibi algılanır.
İnsanlar alışır.
Alışmak, sorgulamayı azaltır.
Bu noktada tehlikeli bir eşik vardır:
Sürekli kriz hâli.
Bu hâlde yaşayan toplumlar yorgunlaşır.
Yorgun toplumlar ise değişim talep etmekte zorlanır.
Kriz bitmediği sürece umut ertelenir.
Bu bölümün özü şudur:
Krizler her zaman çözülmek için değil, yönetilmek için de vardır.
Hangisinin hangisi olduğunu ayırt edebilmek, siyasi okuryazarlığın temelidir.
Bir sonraki bölümde bu yorgunluğun Türkiye’deki karşılığına bakacağız:
Türkiye nerede duruyor?
BÖLÜM 6
Türkiye Nerede Duruyor?
Türkiye, coğrafyasıyla kaderi arasında sıkışmış bir ülke değildir.
Coğrafyasının sunduğu imkânlarla, aldığı kararlar arasında sürekli bir denge arayışı içindedir.
Üç kıtanın kesişiminde olmak romantik bir tanım gibi durur.
Ama gerçekte bu, sürekli baskı altında kalmak demektir.
Türkiye hiçbir zaman sadece “bir taraf” olmadı.
Batı’nın parçasıydı, ama tam olarak Batılı olmadı.
Doğu’ya yakındı, ama Doğulu da olmadı.
Bu arada kalmışlık değil, çok yönlülüktür.
Ama doğru yönetilmediğinde yük hâline gelir.
Soğuk Savaş yıllarında denge daha netti.
Bugün ise dünya daha dağınık.
Net bloklar yok.
Geçici ittifaklar, esnek ilişkiler var.
Bu durum, Türkiye gibi ülkeler için hem risk hem fırsattır.
Türkiye’nin önünde sürekli aynı soru durur:
Güvenlik mi, ekonomi mi?
Güvenlik öne çıktığında ekonomi zorlanır.
Ekonomi öne çıktığında dış baskılar artar.
Bu iki alan arasındaki denge, siyasetin en zor alanıdır.
Türkiye’nin dış politikası bu yüzden sık eleştirilir.
Bir gün fazla sert, bir gün fazla yumuşak bulunur.
Ama bu tutarsızlık değil; çoğu zaman manevra alanı yaratma çabasıdır.
Büyük güçlerin arasında düz bir çizgide yürümek mümkün değildir.
İç politikada ise başka bir tablo vardır.
Uzun süren ekonomik sıkıntılar, kutuplaşma ve güvensizlik duygusu toplumu yormuştur.
Yorgunluk, sadece maddi değil; zihinseldir.
İnsanlar konuşur ama dinlemez.
Tartışmalar çözüm üretmez.
Bu yorgunluk, siyasete bakışı da değiştirir.
Umuttan çok güvenlik,
değişimden çok istikrar talep edilir.
Bu, geçici bir refleks olabilir.
Ama kalıcı hâle gelirse, yenilenmeyi zorlaştırır.
Türkiye’nin en büyük avantajı, esnekliğidir.
Hızlı karar alabilme, krizlere uyum sağlama ve farklı aktörlerle aynı anda konuşabilme yeteneği.
Ama bu avantaj, kurumsal güçle desteklenmediğinde kırılganlaşır.
Bu bölümün özü şudur:
Türkiye, büyük güçlerin arasında kaybolmuş bir ülke değil.
Ama doğru adımlar atılmazsa, yorgun bir denge ülkesine dönüşebilir.
Bir sonraki bölümde bu yorgunluğun toplumsal tarafına bakacağız:
Halk, siyaset ve yorgunluk.
BÖLÜM 7
Halk, Siyaset ve Yorgunluk
Toplumlar bir günde yorulmaz.
Yorgunluk, uzun süren belirsizliklerin birikimidir.
Ekonomik kaygılar, gelecek korkusu, sürekli değişen gündem…
Hepsi üst üste biner.
Bir noktadan sonra insanlar, olup biteni takip etmeyi bırakır.
Bu ilgisizlik değil; kendini koruma refleksidir.
Siyaset, normalde umut üretir.
Ama uzun süre umut üretmeyen bir siyaset, yorgunluk üretir.
İnsanlar aynı cümleleri, aynı tartışmaları, aynı suçlamaları tekrar tekrar duymaktan bıkar.
Bu tekrar, güveni aşındırır.
Yorgun toplumlar çelişkili davranır.
Bir yandan değişim isterler,
bir yandan değişimin bedelinden korkarlar.
Yeni olan caziptir ama risklidir.
Eski olan tanıdıktır ama tatmin etmez.
Bu ikilem, siyasetin hareket alanını daraltır.
Bu yorgunluk sandığa da yansır.
Bazıları oy vermekten uzaklaşır,
bazıları alışkanlıkla oy verir.
Katılım düşer, inanç azalır.
Ama talepler kaybolmaz.
Sadece daha sessiz hâle gelir.
Sosyal medyada görülen sertlik de bu yorgunluğun sonucudur.
Bağırmak, anlaşılmaktan daha kolaydır.
Haklı olmaktan çok, görünür olmak önemlidir.
Bu ortamda siyaset, çözüm üretmekten çok öfke yönetimine dönüşür.
Ama yorgunluk, kalıcı olmak zorunda değildir.
Toplumlar doğru dili duyduğunda,
samimiyet gördüğünde,
gerçek sorunlara temas edildiğinde toparlanır.
Yorgunluk, ilgisizlik değildir.
Doğru çağrıyı beklemektir.
Bu bölümün özü şudur:
Halk siyasetten uzaklaşmaz.
Siyaset, halktan uzaklaştığında yorgunluk başlar.
Bir sonraki bölümde son büyük soruya geleceğiz:
Bundan sonra ne olacak?
BÖLÜM 8
Bundan Sonra Ne Olacak?
Bu soru her dönemde sorulur.
Ama hiçbir zaman net bir cevabı olmaz.
Çünkü gelecek, tek bir kararın değil; birikmiş tercihlerin sonucudur.
Dünya bir eşikten geçiyor.
Eski düzen çözülüyor, yenisi ise henüz tam olarak şekillenmedi.
Bu belirsizlik korkutucu olabilir.
Ama aynı zamanda öğreticidir.
Büyük güçler arasındaki rekabet artarak sürecek.
Teknoloji, enerji ve güvenlik başlıkları daha da öne çıkacak.
Krizler tamamen bitmeyecek.
Ama her kriz, yeni bir denge arayışını da beraberinde getirecek.
Bu, kaçınılmaz.
Türkiye açısından bakıldığında önümüzde iki yol var.
Birincisi, günü kurtarmaya odaklanan bir siyaset.
Kısa vadeli çözümler, ertelenen sorunlar.
İkincisi ise uzun vadeyi gözeten bir yaklaşım.
Zor ama kalıcı adımlar.
Hangi yolun seçileceği, sadece siyasetçilerin değil, toplumun da tercihiyle belirlenecek.
Bu noktada bireyin rolü küçümsenmemeli.
Siyaset, sadece sandık günü hatırlanan bir alan değildir.
Gündemi nasıl okuduğumuz, neye inandığımız, neyi sorguladığımız da siyasetin parçasıdır.
Bilgiyle ilişki kurma biçimi değişmedikçe, sonuç da değişmez.
Bu kitap bir reçete sunmuyor.
“Şöyle olmalı” demiyor.
Sadece şunu öneriyor:
Dur, düşün, acele etme.
Manşetlere kapılmadan önce sor.
Tepki vermeden önce anla.
Çünkü geleceği şekillendiren şey, yüksek sesler değil;
sağduyulu tercihlerdir.
Bu bölümün özü şudur:
Gelecek, başkalarının yazdığı bir senaryo değildir.
Ama izleyici kalmayı seçenler için, değişmesi zordur.
SON SÖZ
Manşetlere Karşı Durmak
Bu kitap, cevap vermek için değil; soru sormak için yazıldı.
Eğer okurken bazen durup düşündüysen,
bazı şeylere eskisi kadar emin bakmıyorsan,
ama aynı zamanda daha sakin hissediyorsan…
Amacına ulaşmıştır.
Çünkü bu çağda en büyük ihtiyaç, daha fazla bilgi değil;
daha fazla düşünme cesaretidir.
Bu yazı, gündemi manşetlerden değil,
arka planından okumak isteyenler için kaleme alındı.
Konunun tamamı ve daha derin analizler,
Manşet Değil, Gerçek kitabında yer alıyor.
