Bugün siyasette sorumluluk, güçle birlikte taşınması gereken bir yük değil, mümkünse üzerinden atılması gereken bir risk olarak görülüyor. Yanlış yapan geri çekilmiyor, özür dilemiyor, hesabını vermiyor. Bunun yerine daha yüksek sesle konuşuyor. Çünkü gürültü, hatayı bastırmanın en pratik yolu.Bir şey ters gittiğinde artık “nerede yanlış yaptık?” sorusu sorulmuyor. “Bunu kime yıkabiliriz?” diye bakılıyor. Bürokrasi suçlanıyor, geçmiş suçlanıyor, muhalefet suçlanıyor, dış güçler suçlanıyor… Ama neredeyse hiçbir zaman karar veren suçlanmıyor. O koltuk, garip bir şekilde hep masum.
İşin kötüsü, bu sadece iktidarın meselesi de değil. Muhalefet de sorumluluğu çoğu zaman iktidara havale edip kendini rahatlatıyor. Kaybedilen seçimlerin, kaçırılan fırsatların, kurulamayan güvenin bedelini kimse üstlenmek istemiyor. Herkes haklı, herkes mağdur, kimse sorumlu değil.Bir noktadan sonra siyaset, sonuç üretme sanatı olmaktan çıkıp hikâye anlatma yarışına dönüyor. Kim daha inandırıcı konuşursa değil, kim daha iyi duygulara oynarsa ayakta kalıyor. Böyle olunca sorumluluk, liyakat, tutarlılık gibi kavramlar sıkıcı bulunuyor. Reytingi yok çünkü.
Toplum da bu oyunun tamamen dışında değil. Hesap sormayı unuttuk. Dün söylenenle bugün yapılan arasındaki çelişkiye alıştık. “Zaten hepsi böyle” cümlesi, sorumsuzluğun en güçlü kalkanı oldu. O kalkan durdukça, kimse sorumluluk taşımaya gönüllü olmaz.
Kısacası sorumluluk kaybolmadı; ertelendi, bastırıldı ve normalleştirildi. Ta ki bir kriz çıkana kadar. Kriz geldiğinde ise herkes şaşkın: “Nasıl bu noktaya geldik?”
Cevap basit: Kimse direksiyonda olduğunu kabul etmedi.
Volkan BÜYÜKKASİM
